Showing posts with label Article. Show all posts
Showing posts with label Article. Show all posts

Wednesday, May 23, 2018

Press | Yılmaz Güney'in 8 filmi ABD'de gösterimde

http://www.haber7.com/sinema/haber/775295-yilmaz-guneyin-8-filmi-abdde-gosterimde

Yılmaz Güney'in 8 filmi ABD'de gösterimde
Yılmaz Güney'in 8 filmi ilk kez ve bir arada ABD ve Kanada'yı dolaşacak, Amerikalı sinemaseverler yıllardır bekledikleri Güney sinemasıyla buluşacak.

GİRİŞ 16.08.2011 11:06GÜNCELLEME 16.08.2011 11:06

Yıllardır Amerika'da film programları düzenleyen kuratör Ercüment Akman ile Kültür ve Turizm Bakanlığı Washington Müşavirliği ve Güney Film'in işbirliğiyle, Güney'in en unutulmaz filmlerinden "Yol", "Umut", "Ağıt", "Sürü", "Seyit Han", "Aç Kurtlar", "Arkadaş" ve "Zavallılar" ABD ve Kanada'da gösterilecek.

19 Ağustos'ta Cleveland Sanat Muzesi'ndeki gösterimlerle yola çıkmaya başlayacak filmler, Los Angeles, Vancouver, Toronto, Ottawa, Houston, Berkeley/San Francisco ve New York şehirlerini dolaşacak. Filmlerle birlikte, Yılmaz Güney ve Türk sinemasını anlatan belgesel de şehirlerde gösterime sunulacak. Lincoln Center'de 2012 yılında düzenlenecek Türk Filmleri toplu gösterisi içinde de yer alacak filmler, ayrıca önemli Amerikan üniversitelerinin sonbahar ve kış programlarına eklenecek.

Filmlerin son durağı ise 2012 yılında başkent Washington olacak. Washington'da da sinemaseverlerle buluşacak olan filmler, başkenttin akademik çevresince "tekrar okuma"dan, tartışmadan geçirilecek. American, George Mason ve Georgetown üniversitelerinde sempozyumlar düzenlenecek, sinema eleştirmenleri Güney sineması hakkında tebliğler yayımlayacak.

"GÖNLÜM RAZI OLMADI..."

Güney sinemasının ilk kez ve kapsamlı bir programla Kuzey Amerika'yı dolaşmasını sağlayan küratör Ercüment Akman, çalışmalarıyla ilgili AA muhabirinin sorularını yanıtladı.
Geçmişte Yılmaz Güney'in bazı filmlerinin Avrupa'daki gösterimler sırasında parçalandığını ve kaybolduğunu hatırlatan Akman, Güney Film ve yönetmen Hüseyin Karabey'in bu filmleri yavaş yavaş toparlamaya çalıştığını, Kültür ve Turizm Bakanlığının da Güney'in bazı önemli filmlerinin kopyalarını satın aldığını ve 11'ini DVD haline getirdiğini anımsattı.
Akman, Kuzey Amerika'daki önemli sinematek ve müzelerin de yıllardır Yılmaz Güney filmlerini göstermek istediğini belirterek, Güney filmlerinin Amerika'da gösterilmesi kararını nasıl aldığını şöyle anlattı:
"Harvard Üniversitesi, Güney Film ve Kültür ve Turizm Bakanlığının işbirliğiyle, bu 8 filmin Harvard Üniversitesinde 4-5 gün süren gösterimi yapılmış. Daha sonra filmler, Türkiye'ye geri gönderilmek üzere üniversite arşivinde beklemeye başlamış. Ben tam da bu arada filmlerin Amerika'da olduğunu öğrendim.
Bu filmlerin, bu kadar zahmetle, bu kadar yol geldikten sonra, sadece bir yerde çok sıkışık biçimde gösterilip Türkiye'ye geri gönderilmesine açıkçası gönlüm razı olmadı. Hemen yönetmen Hüseyin Karabey ile görüştüm, Bakanlıkla diyaloğa geçtik. Film programlayıcıları bağlantılarımı devreye koyarak, görüşmemizin ilk haftası içinde filmlerin 6-7 yerde gösterimini hemen ayarladık. Bu programlar için aslında 1-2 yıl öncesinden hazırlık yapmak gerekiyor, önceden planlayabilseydik daha da fazla yerde gösterim sağlayabilirdik, ama yine de yıllardır çalıştığım Amerika'daki saygın sinematek ve müzeler bunların Yılmaz Güney filmleri olduğunu duyunca çok mutlu olarak kabul ettiler."

"8 FİLMİN İLK KEZ BİR ARADA DOLAŞIYOR OLMASI ÇOK ÖZEL"

Türkiye'nin yurt dışında düzenlediği sinema haftalarında Türk sinemasının değişik kesitlerinin sunulduğunu belirten Akman, ancak bu gösterimin çok daha farklı olacağını belirterek, "Yılmaz Güney'in 8 filminin bir arada olması çok başka bir durum. 8 film aynı anda, birlikte dolaşıyor, bu çok özel" dedi.
Akman, ülkelerde Türk film festival haftaları yapmaktan ziyade, bir yönetmen veya film türünden oluşan programların uzun süreli gösterimini sağlamanın Türk sinemasının tanıtımı ve akademik tartışmalardaki yerini artırma açısından çok önemli bulduğunu kaydederek, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Aslında, Türk sinemasının dikkat çeken film ve yönetmenlerini her yıl getirip, belli seyirci potansiyeli olan şehirlerde dolaştırabilmek lazım. Avrupa'daki Türk film festivalleri çok güzel, ama Türklerin göçmen olarak yoğunluklu yaşadığı yerlerde yapılan bu festivallere daha çok oradaki Türklerin geldiği gözlemleyebiliyoruz. Ancak yurt dışındaki Türklerden veya internetten popüler filmleri indiren kitlelerden ziyade o ülkelerin sinema elitlerine ulaşmak lazım, onun için de daha özel programlar düzenlemek gerekli. Mesela Güney filmlerinin böyle bir arada birçok şehri dolaşacak olması bu konuda ilk ve güzel bir adım olabilir. Bu programda da hedefimiz çok büyük oranda zaten Amerikalılar ve Kanadalılar olacak."

"RÜYALARIMIZDA OLAN BİR PROGRAM DEDİLER"

Hollywood'un hakim olduğu ABD-Kanada pazarında Türk sinemasının festivaller dışında sinematek ve müzeler gibi alternatif mekanlarla etkili şekilde tanıtılabileceğine işaret eden Akman, bu filmlerin dağıtılması ve gösteriminin sağlanmasının kişisel bağları da gerektirdiğini belirterek, "Bakanlığın kopyaları yaptırması çok önemliydi, ama ne yazık ki yeterli değil, şimdi onun 'çöpçatanlığını' yapıp, farklı yerlerde gösterimlerini sağlamak lazım. 30 yıldır film programları yapıyorum. Sinematek ve müze gösterimlerini bir kere rayına oturttuğumuz zaman Türk sinemasını bekleyen ve isteyen bir dağıtım oluşacak" dedi.
"Nitekim Kuzey Amerika'daki bu kuruluşların Güney filmlerini göstermekten çok heyecan duyduğunu" ifade eden Akman, şunları kaydetti:
"Yıllarca rüyalarımızda olan bir program bu dediler. Hatta 'Bundan sonra da yeni neler yapacağız?' diye soruyorlar. Programımızı duyan başka programcılar, Avustralyalılar da şimdi bu filmleri kendi bölgelerinde dağıtmak istiyor. Bu programla, hem Yılmaz Güney sinemasını anlatıp hem de bunu göstermek isteyen sinemateklere giriş yapabilmiş olacağız. Bu program, Türk filmlerinin dünyaya açılması açısından kullanılan yöntemlerde yeni bir aşama olacak."

SIRADA DİĞER YÖNETMENLER VAR

Akman, Türkiye'nin yurt dışındaki imajının önemine de işaret ederek, "Biz kendimizi anlatamazsak, başkaları bunu bize karşı propaganda amaçlı kullanabiliyor. Yılmaz Güney Kürt kökenli sinemacı, ama onun filmlerinde tüm Anadolu halkının yaşamını görmek mümkün. Güney'i, Türkiye'nin kendisinin yurt dışına tanıtması ve böyle bir programı düzenlemesi, Türkiye'nin kendi tanıtımı ve propagandası açısından çok etkili olacaktır" dedi.
Güney sinemasını bu programla 30 yıl sonra tekrar akademik çevreye açacak olmalarına da değinen Akman, "Sadece film gösterimi yapmayalım dedik. Bu filmlerin 30 yıl sonra yeniden okunmasının da yapılması lazım. Programa bununla ilgili bölüm ekledik. Böylece sadece film gösterimi değil, akademik çevrelerle Yılmaz Güney filmlerini paylaşma, düşünsel ortam yaratma imkanımız olacak" dedi.
Akman, bu tür programları artırmayı düşündüklerini de ifade ederek, "Projeyi Reha Erdem ve Semih Kaplanoğlu gibi yönetmenlerimize yönelik geliştirmeyi planlıyorum. Amerikan Film Enstitüsü ile de Fatin Akın restrospektifi yapmak üzerine çalışıyoruz" dedi.
Osmanlı/Türk kültürü konusunda uzmanlaşan Akman, 1950 yılında İstanbul'da doğdu. Mimarlık eğitimi alan ve alanında 1978 yılından bu yana Kanada ve ABD'de çalışan Akman, Kuzey Amerika ve diğer ülkelerde yıllardır çeşitli film programlarının küratörlüğünü yapıyor. Ulusal Galeri, Freer ve Sackler Galeri ve Goethe Enstitüsü ile çalışan, festivallerde Türk filmleri sunan ve halen Londra Türk Film Festivali danışmanlığını sürdüren Akman, ayrıca 1987 yılından bu yana İngilizce olarak alanının en eskisi "Turkish Cinema Newsletter" adlı internet sinema adresi ve arşivinin editörlüğünü yapıyor. Akman, Georgetown Üniversitesi'nde de "misafir profesör" olarak dersler veriyor.

Tuesday, April 8, 2014

'Abi seni Yılmaz Güney çağırıyor'


'Abi seni Yılmaz Güney çağırıyor'
Haber: MÜGE AKGÜN - muge.akgun@radikal.com.tr

Yeşilçam denilince akla gelen ilk isimlerden birisi olan Abdurrahman Keskiner, İstanbul Film Festivali'nin cuma günü gerçekleştirilen açılış töreninde onur ödülü aldı. Keskiner ile Adana'dan başlayan yolculuğunu konuştuk.


Abdurrahman Keskiner. Umut, Yılanı Öldürseler, Muhsin Bey, Hazal gibi unutulmazların yanı sıra bugün adlarını ve sayısını tam olarak kendinin bile hatırlamadığı seksene yakın filmle Yeşilçam’ın temel taşı yapımcılarından biri. Dostluklarıyla, star keşifleriyle, film çekmek için verdiği savaşla kısacası bir dönemin Yeşilçam panoraması diyebileceğim anıları film yapılsa eminim çok ses getirir. Abdurrahman Keskiner nam-ı diğer Apo Gardaş’la 33. İstanbul Film Festivali’nden Onur Ödülü alması vesilesiyle buluştuk...


Bu yıl Yeşilçam’da ellinci yılınızı kutluyorsunuz. Adana’da yaşıyordunuz, sinemaya adım atışınız da çok ilginç anlatır mısınız biraz o günleri?
Ben çiftçiydim. Adana Osmaniye’de yaşıyorum bir gün çiftlikten geldim. Pavyondan bir garson geldi, “Abi seni Yılmaz Güney çağırıyor” dedi. Ne ben onu tanırım ne de o beni tanır. Yine de gittim, Yılmaz Güney’le Erol Taş oturuyor. “Buyrun abi hoş gelmişsiniz” dedim. Yılmaz, “Ben Arif’in arkadaşıyım” dedi. 

Abiniz Arif Keskiner ne yapardı o zamanlar İstanbul’da?
Mustafa Kemal ve Tekdaş Ağaoğlu vardı onların yayınevinde çalışıyordu. Zannediyorum bir ara Yılmaz’ın işlerine de bakmış geçici olarak. Yılmaz Osmaniye’de bir film çekecekmiş, kendisine yardımcı olmamı istedi. Bu işleri hiç bilmiyoruz ama tüfek lazım, at lazım diyor, bulup getiriyoruz. 20-25 gün ‘dağların Oğlu’ filminde prodüksiyon yaptık. O arada Yılmaz’ın Adanalı işletmecilerden alacakları vardı, senetlerini, paralarını aldık geldik, Osmaniye’ye.

Film bitince ne yaptınız?
Onlar İstanbul’a biz yine çiftliğimize döndük. Bir kaç ay sonra İstanbul’a geldim, kız kardeşimde kalıyorum Okmeydanı’nda. 10-15 gün sonra artık geri dönme hazırlıkları yapıyorum Şişli Otobüs duraklarında önümde bir araba durdu, baktım Yılmaz’ın şoförü. 

Film gibi... Tesadüf müydü gerçekten?
Tabii tabii, “Buraya kadar gelmişsin dedi ve aldı beni zorla Yılmaz Güney’in filmi çektiği sete götürdü. Konuştuk, “Bir yere gitmiyorsun akşam Nebahat’ı de alıp yemeğe çıkıyoruz” dedi. 

O dönem Nebahat Çehre ile mi beraber?
Evet, Osmaniye’ye geldiklerinde başlamıştı. Sonra yemekte “Namuslu, doğru dürüst bir adama ihtiyacım var, İstanbul’da güvenebileceğim kimse yok, gel beraber çalışalım. Sana ayda beş yüz lira veririm. Sonra da arttırırız” dedi.

İyi para mı beş yüz lira o zamanlar?
İyi para, lisede beklemeye kaldığımda yedek öğretmenlik yapmıştım, 310 liraydı maaşım. Ablam eniştem de “Kış günü Osmaniye’ye gidip ne yapacaksın, bir çalış, baharda dönersin” dediler. 

Uzun bir süre Yılmaz Güney’le mi çalıştınız?
1971 yılına kadar Yılmaz Güney’in muhasebecisi, şoförü her şeyiydim. Umumu vekâlet de vermişti. Sonra sette bir atışmamız oldu. Ben Osmaniye’ye gittim sonra döndüm filan, sonra beni yine aldı ve 1968’de Güney Filmi kurduk.

Sonra neden ayrıldınız?
Sonunu görmedim, yani çalış çalış para yok. Kumarlar oynanıyor, durmadan araba alınıp satılıyor, senetler geliyor, gidiyor falan. Bir gün Apo dedi: “Beni Fatoş’la evlendir, kumarı, içkiyi, kadını bırakıyorum, söz” dedi.

Nebahat Çehre’yle evlenmiş ve ayrılmış mıydı?
Evet, 1968’de ayrıldılar. Baktım kumar yine bitmiyor. 

Nebahat Çehre’ye uyguladığı şiddet efsane gibi anlatılır…
Evet, çok dayak yedi. 1968 Nisan ayı olmalı, bir gece arabayla gelip kasten çarptı. Nebahat’in başı yarıldı, köprücük kemiği kırıldı. Dört beş gün hastanede yattı. Çok seviyordu aslında Nebahat’ı... 1982’de Cannes’da buluştuk biz Yılmaz’la üç dört saat falan oturduk. Yanımızda Fatoş da vardı. Fatoş bir ara çıkınca ‘Ya Apo Nebahat ne yapıyor, çok iyi kızdır aman ona sahip çık” dedi. Yıllar geçmiş hala Nebahat aklında...

Askerlik maceraları da çok ilginçtir değil mi?
Evet, askerliği yılan hikâyesine dönmüştü ama Adana’da Seyid Han’ı çekerken yakaladılar. Filmin işlemleri için dört ay müsaade etti askerlik şubesi. Dört ay sonra Sivas’a gitmek üzere Yılmaz’ın eline sülüsünü verdiler. İstanbul’a geldik. Seyit Han’ın montajı yapılırken üç-dört film aynı anda çektik. Bu arada tekrar Yılmaz’ı yakaladılar. Üç gün içinde tamamlanacak sahneler çekildi ve Yılmaz Sivas’a gitti. Üç aylık eğitimden sonra Elazığ’a geçti, oradan da Muş’a. Çünkü Yılmaz gibi 141-142’den ceza alıp yatanların yeri Muş’tu. Bir süre sonra da Tuncel Kurtiz geldi yedek subay öğretmen olarak.

24 ay süresince hiç film çekmedi mi?
Alay komutanıyla ilişki kurup İstanbul’da misafir filan ettik. Bize orada yarım kalmış Bir Çirkin Adam filmini tamamlamak için izin verdi. Muş’ta filmi çektik. O arada İnce Memed filmini çekeceğiz. Bu arada Lütfü Akad Antakya’ya mekân bakmaya gitti. Her şey hazırlandı Yılmaz izin için müracaat etti. 141-142’den ceza aldığı için izni Genel Kurmayın vermesi gerekiyordu.  Ancak Muş’ta Yılmaz’ın izin kâğıdı yok bulunamıyor. Ankara ’dan paşa tanıdığımız bir abimiz vardı, kâğıdı bulduk. Meğer Tatvan’da tutmuşlar. Bu arada İnce Memed filminin senaryosu ret oldu. Bir kaç ay sonra Yılmaz doktora çıktı, rahatsızlığı nedeniyle Ankara’ya gitmesi gerektiği raporu verildi. 15 gün orada yattı, bu kez oradaki yüzbaşı doktorun peşine düştük. Bize iki aylık rapor ver diye, sonunda tamam dedi. Yılmaz heyete çıktı ve iki ay hava değişimi verdiler. Biz o iki ay içinde altı tane film çektik. 

Bu arada aşk trafiği de hızlı galiba?
Evet, bu dönemde Yılmaz hem Fatoş ile evlenmek istiyor hem de Feri Cansel ile beraber. Yılmaz’ın ikili ilişkisi askerlik sonunda bitti. Sonra da Fatoş’la evlendi.

Umut filmi hem sizin hem de Yılmaz Güney’in filmografisinde önemli eşiklerden biri değil mi?
Evet, gerçekten de öyle. Umut’u Adana Film Festivali’ne yetiştirip ödül alıp, sonra sansüre yetiştirebilmiştik. Film ödül aldı, ardından da sansüre takıldı. Danıştay’a dava açtık. Film 3-4 ay sonra Danıştay’dan çıktı ve Cannes Film Festivali’ne müracaat ettim. 

Yıl 1971, Türkiye ’den Cannes’a katılan ilk film Umut, nerden aklınıza geldi?
Okuyoruz, gazetelerde, dergilerde Cannes’da şu oldu, bu oldu, şu film ödül aldı diye duyuyoruz. Cannes’dan da kabul ettiler. Nasıl götüreceğiz ne yapacağız bilmiyoruz da. Ankara’ya gittim Kültür Bakanlığı filan yok ama İçişleri, Dışişleri, Bayındırlık gibi yedi-sekiz bakanlığa dilekçe verdim. Hiç biri de filmi götürebilirsin demedi. Arif de Cannes’e gidecekti. “Biz senin masrafını verelim 3000 lira sen filmi götür” dedik. Arif valize koydu götürdü. Film büyük sükse yaptı. Bu arada Manisa’nın kazasından bir savcı gazetelerde çıkan yasaklanma haberlerini okuyup soruşturma açıyor. 15 gün sonra mahkemeye çıktık. Bu arada Yılmaz zaten tutuklu. O da mahkemeye getirildi. Ağır cezada tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldık. Mahkeme bir kaç yıl devam etti. Sonra 16 mm çektik, ticari gayesi yoktur diyerek beraat ettik. Sonra 1971’de Ağıt’ı çektik birlikte ve ayrıldık...

Birçok yönetmen, oyuncu keşfettiniz hatırlasak mı o günleri?
Evet, mesela Hazal Ali Özgentürk’ün ilk filmidir. Yine o filmde oynayan Talat Bulut’un, Meral Çetinkaya’nın ilk filmidir. Uğur Yücel ilk kez Muhsin Bey’le Yeşilçam’a girdi, pavyonlarda ünlülerin taklidini yapan bir çocuktu. 1977’de bir arkadaşım pavyona götürdü İbrahim Tatlıses’i tanıdım, aldım İstanbul’a getirdim. Altı film mukavelem vardı dört tanesini çekti. Sonra mahkemelik olduk, ikisini çekmedi star oldu ya! Sonra 1983’te Hülya Avşar’ı buldum. Türkiye güzeli olmuştu bir reklam filminde oynuyordu. Cenajans kanalıyla Hülya Avşar’a ulaştım. Annesi babasıyla buluştuk, Kuduz filminde oynayacaktı.  Anlaştık parayı da peşin verdim ev tutacak, eşya alacaklardı. Ben Varna Festivali’ne gittim, döndüm filme başlayacağız aradım, 100 bin lira daha istiyoruz, para yetmedi ne geri verebiliriz, ne de filmde oynar kızım dedi.

Ne yaptınız, başka birini mi buldunuz?
Bu arada Mahmut Kavran aradı: “Abi fuar için bir bomba arıyoruz bana birini bul”. Sana birini bulurum ama bana söz ver, kimseye bahsetmeyeceksin ve anlaşmayı, ne kadar verdiğini bana söyleyeceksin söz mü söz” dedim. Babası Celal Avşar’ın numarasını verdim, kızın kim olduğunu filan anlattım, ertesi gün hemen aramasını tembihledim. O hafta anlaştılar, çeki de verdiler babasına. Hemen beni aradılar iki gün sonra basın toplantısı yapacaklarını söylediler. Hemen kızın babasını aradım, bir bankanın şube müdürüydü. “Hayırlı olsun” dedim. “Ne hayırlı olacak dedi ve sesi kesildi”. Celal Bey dedim, “15 dakika içinde size verdiğim avans benim banka şubeme gelmezse şimdi basın açıklaması yapıp her şeyi anlatıyorum”. Yarım saatte para geldi. Biz de filmi Necla Nazır’la çektik. 

Sizde keşif çok...
Pakize Suda, Nükhet Duru, Adnan Şenses, Esengül, Belkıs Akkale, Ela Altın...1968’de bir film çekiyoruz yine Yılmaz’la. Aslan Bey filminde oynayacak kız oyuncu yok. Bir gece kulübe gitmiştim. Çok güzel dans eden güzel esmer bir kız var sahnede. Aslında kızı son bir kaç aydır hep aynı yerde dans ederken görüyordum. O gece arkadaşını çağırıp sordum, ne iş yapar kimdir diye. Adı Seyyal Taner’miş, yurt dışında yaşıyormuş dönmüş, galiba orada filmlerde filan da oynamış. Ertesi gün aldım sete götürdüm.

Cannes Festivali maceranız var bir de değil mi?
Evet, Cannes’da 1982’de ve ertesi yıl üst üste stant açtım. Biz aslında Hazal’la Cannes’ın önemini anladık. Orada bizim festivallerden farklı pazarlama olayı var. Herkesin bir yeri var ama Türklere ait bir yer yok. Mehmet Soyarslan’a “Gel Cannes’da bir stant açalım” dedim. Cannes’daki ilk Türkiye standını açtık. 25 ülkeye satılan ilk film, San Sebastian Festivaline gidip birinci olan ilk BBC’ye satılan Türk filmi Hazal’dır. Manheim, İskenderiye, Kartaca, Hong Kong ne kadar festival varsa hepsine gönderdim. 

Hazal’dan para kazanınca da ‘Yılanı Öldürseler’i çektiniz...
Ama o benim istediğim gibi bir film olmadı. Ali Özgentürk benim istediğim sonu, recm olayını çekmedi filme söz verdiği halde. 1981’de Stockholm’de stüdyo kiraladık, Paris’ten Abidin Dino’yu aldım getirdim, 75 bin verdim montajını yaptırdım. Zülfü Livaneli filmin müziklerini yaptı. Yurt dışında para görünce, filmim pazarlansın diye elimden geleni yaptım. Dediler ki, Warner Bross’un yüzde 30’u Ahmet Ertegün’ün Yaşar Kemal’le Abidin Dino’un da çok iyi bağlantıları var. Onlarla ayarlayabilirsen parayı kazanırsın dediler. Ama Cannes’da çok ses getirdi...

Kazandınız mı?
Yok, 22 milyon zarar ettim. Kumar oynadık, tutsaydı büyük para kazanacaktık...

Thursday, May 3, 2012

Review | Yol


Yol (1982)
Director: Serif Gören


Average user rating (*****)


From Time Out Film Guide


In Yilmaz Güney's extraordinary Turkish odyssey (filmed by Gören from his script and detailed instructions while he was in jail), five prisoners are allowed a week's parole to journey home. In many ways it's a story about the tragedy of distances: the geographical and historical ones that still separate Turkey, and the distances imposed upon people by a military state and by a heritage that still expects husbands to punish by death wives taken in adultery. A kind of distance, too, makes this a film of the highest order. Its homesickness, for freedom above all, is very particular. Güney can't go home, and completed the film in exile. This perspective gives great clarity to his picture of the state of the nation, a state in suspense where something has to change, which gathers complexity and shifts effortlessly into universal allegory. The film's poetry, its combination of sound and image especially, has an unconscious innocence no longer available to most European and American narratives, and it is inspired by an enormous compassion for the suffering people endure at each other's hands in a world where the strong pick upon the weak, the weak upon the weaker.
Author: CPe
Time Out Film Guide
De­ğer­li ar­ka­daş­lar,

De­ğer­li ko­nuk­lar!..

Bu fil­mi siz­le­re sun­ma­yı, film­den son­ra da film üze­ri­ne ko­nuş­ma­yı çok is­ter­dim. An­cak bi­inen ne­den­ler­den ötü­rü bu­na ola­nak bu­la­ma­dım. Bil­me­ni­zi is­te­rim ki, ne­re­de olur­sam ola­yım, yü­re­ğim hal­kı­mın kav­ga­sı­na ve acı­sı­na ka­yıt­sız kal­ma­yan in­san­la­ra, hal­kı­mın kav­ga­sı­nı ve­ren in­san­la­ra sı­cak­lık­la açık­tır. Siz­le­ri bu duy­gu­lar­la se­lam­lı­yo­rum.

“Yol” Tür­ki­ye-Kür­dis­tan’ı bü­tün so­run ve bo­yut­la­rıy­la an­lat­mı­yor. An­la­ta­maz da. An­cak hal­kı­mın sa­vaş­çı­sı ol­ma­ya ken­di­si­ni ada­mış bir sa­nat­çı ola­rak önü­müz­de du­ran gö­rev­le­rin bi­lin­cin­de­yim. Sa­nat­çı ola­rak dev­rim kav­ga­sı­nın sı­ra­dan bir eri­yim. Yo­lu­muz uzun ve zor. An­cak aşıl­maz de­ğil…

Dev­rim­ci sa­nat dev­rim­ci sü­re­ci an­la­tan sa­nat­tır. Dev­rim­ci sa­nat, top­lum­sal, si­ya­sal, kül­tü­rel de­ği­şim­le­ri ve kav­ga­yı hem ta­nık ola­rak an­la­tan, hem de onu et­ki­le­yen sa­nat­tır. Sa­de­ce ta­nık ola­rak iz­le­mek ve yan­sıt­mak ye­ter­li de­ğil­dir, ay­nı za­man­da bu sü­re­ci et­ki­le­yen bir ni­te­li­ği ol­ma­lı­dır. Bu an­lam­da “Yol”, Tür­ki­ye ger­çe­ği­nin hem ta­nı­ğı, hem de onun de­ği­şi­mi­ni et­ki­le­yen bir ol­gu ola­rak ele alın­dı­ğın­da, dev­rim­ci bir gö­re­vi, iş­le­vi ye­ri­ne ge­tir­mek­te­dir.

Dev­rim­ci mü­ca­de­le­nin he­de­fi si­ya­sal ik­ti­da­rın ele ge­çi­ril­me­si­dir. Si­ya­sal ik­ti­dar bir son de­ğil, bir he­def de­ğil, top­lum­sal dev­ri­min ilk adı­mı, ka­pı anah­ta­rı­dır. Ya­ni si­ya­sal ik­ti­da­rı ele ge­çir­me­den, ik­na için ge­rek­li zo­ru ele ge­çir­me­den top­lum­sal bir de­ği­şik­li­ği yap­ma­nın ola­nak­la­rı yok­tur. An­cak si­ya­sal ik­ti­da­rın ele ge­çi­ril­me­si sü­re­cin­de, zo­run yal­nız­ca açık düş­man­lar, ya­ni em­per­ya­lizm, iş­bir­lik­çi bur­ju­va­zi, fa­şizm ve onun ku­rum­la­rı de­ğil, ay­nı za­man­da, düş­ma­nı yen­me­mi­zi en­gel­le­yen bü­tün ge­ri­ci ku­rum­lar­dır; örf, adet ve ge­le­nek­ler, ya­ni fe­odal ka­lın­tı­la­rın can ver­di­ği her şey. Biz, esas ola­rak, dev­rim­ci mü­ca­de­le için­de bi­le fe­odal yan­la­rı­mı­zı ye­ne­bil­miş de­ği­liz. Fe­odal yan­la­rı­mız gün­lük iliş­ki­le­ri­miz­den, si­ya­sal tu­tum ve ör­güt­len­me­le­ri­mi­ze ka­dar her şey­de ken­di­ni gös­te­ri­yor. Bu­nu yen­me­miz ge­rek­li. An­cak bu ye­niş, bi­çim­sel de­ğil, öz­den ol­ma­lı­dır. Bi­çim­sel ye­niş­ler ya da öy­le gö­rün­me­ler, as­lın­da dev­ri­me de­ğil, ge­ri­ci­li­ğe hiz­met edi­yor… Bi­çim­sel an­lam­da fe­odal tu­tu­mu yen­mek­ten­se, onu iç­ten bir bi­çim­de ku­lan­mak ve de­ğer­len­dir­mek se­çil­me­li­dir.

“Yol”, hem dev­le­tin ör­güt­len­miş bas­kı­sı­nı, hem de fe­odal ge­ri­ci­li­ğin ka­lın­tı­la­rı­nın can ver­di­ği bas­kı­la­rı an­la­tır­ken, önü­mü­ze sa­vaş­ma­mız ge­re­ken güç­le­rin bü­tü­nü­nü ko­yu­yor. Hal­kı dev­rim­ci sa­va­şa ha­zır­la­ma­nın te­mel yo­lu, onu ge­ri­ci alış­kan­lık, yar­gı ve an­la­yış­lar­dan kur­tar­ma­yı em­re­di­yor. Dev­rim­ci sü­reç bu­na ye­ter­li de­ğil. An­cak si­ya­sal ik­ti­da­rın iş­çi sı­nı­fı­nın ön­der­li­ğin­de­ki hal­kın eli­ne geç­me­si ilk adım ola­cak­tır. Ka­dın er­kek iliş­ki­le­ri, sa­de­ce bir cin­si­yet so­ru­nu de­ğil, sı­nıf­sal bir so­run­dur. Her top­lum­sal ya­pı, ken­di­ne öz­gü bir bi­çim­de ka­dın er­kek iliş­ki­le­ri­ne hu­ku­ki, top­lum­sal ve eko­no­mik bir içe­rik ka­zan­dı­rır. Ve bu top­lum­sal ya­pı için­de­ki in­san­lar, ka­dın er­kek ay­rı­mı gö­zet­me­den, so­ru­na ön­ce­lik­le eko­no­mik ve sos­yal sis­te­min be­lir­le­di­ği açı­dan ba­kar­lar is­ter is­te­mez. Be­nim için so­run, “Yol”da, sa­de­ce ka­dın so­ru­nu de­ğil, ay­nı za­manda er­kek­ler so­ru­nu­dur da. Çün­kü ezi­len sa­de­ce ka­dın de­ğil, er­kek­tir de. Ve asıl ezi­len ka­dın de­ğil er­kek­tir. Bir er­ke­ğin ka­dı­nı ez­me­si, ona bas­kı kur­ma­sı, ken­di­si­nin bas­kı al­tın­da ol­ma­sı­nın bir ifa­de­si­dir. Ka­dı­nın kur­tu­lu­şu, sı­nı­fın, ezi­len sı­nı­fın kur­tu­lu­şu ile müm­kün­dür. Ezi­len sı­nıf iş­çi sı­nı­fı­dır ve bu­ra­da be­lir­le­yi­ci güç er­kek­ler­de­dir. Er­kek­le­rin be­lir­le­yi­ci ol­du­ğu bir sı­nıf­ta, ön­ce er­kek­ler son­ra ka­dın­lar kur­tu­la­cak­tır. So­ru­nu ay­dın şe­ma­tiz­mi için­de ele al­ma­ma­lı­yız. Ka­dı­nın kur­tu­lu­şu, ezi­len sı­nıf­la­rın kur­tu­lu­şu­na bağ­lı­dır.

“Yol”, bir­çok­la­rı açı­sın­dan ezi­len ka­dın­la­rı an­lat­mak­ta­dır. Oy­sa, ezen cin­si­yet ola­rak gö­rü­len er­ke­ğin de ezil­di­ği­ni an­la­mak is­te­me­mek­te ya da bu ko­nu­da ka­yıt­sız kal­mak­ta­dır.

“Yol” Tür­ki­ye-Kür­dis­tan üze­ri­ne bir tar­tış­ma ve eği­lim ya­rat­tı gös­te­ril­di­ği yer­ler­de. Bu bir adım­dır; ge­liş­ti­ril­me­si ve de­rin­leş­ti­ril­me­si ge­re­ken bir adım. Her na­mus­lu in­sa­nın bu ge­liş­me­ye kat­kı­da bu­lun­ma­sı in­san­lık gö­re­vi­dir. Hep bir­lik­te hay­kır­mak, in­san­lık su­çu iş­le­yen­le­ri la­net­le­mek ge­re­kir.

Kah­rol­sun As­ke­ri Fa­şist Dik­ta­tör­lük!

“Yol” hal­kı­mın sus­tu­ru­la­ma­yan se­si­dir!

Se­lam… Bin se­lam!..

Article | Yilmaz Güney: spirit of vengeance


PROTEST WEEK / FILM
Yilmaz Güney: spirit of vengeance
Posted by Ben Sachs on 02.22.12 at 08:00 AM
Last Saturday I saw the Turkish film Elegy (1972) at Doc Films’s ongoing Yilmaz Güney series (which continues tomorrow night at 7 PM with the director’s most widely celebrated movie, Yol). I liked it for its suspense, but I had trouble understanding the plot. I asked one of the programmers afterward if he could explain why gendarmes were hunting down the main characters, who are never shown doing anything illegal. Was this bad storytelling or had I missed something in the dialogue? A scholar of Turkish history interrupted us (good thing the movie was playing at the University of Chicago!) and settled the matter in seconds. “Those people were Kurds—the Turkish government was trying to deny their existence at the time. The government banned this movie, just like they did most of the films Güney directed.”
A major movie star, novelist, and director, Güney came from a mostly Kurdish region in southeastern Turkey (the name for which he was known was in fact a pseudonym; güney is Turkish for “south”), though he didn’t openly embrace his ethnic background until the early 1970s, when the Kurdish nationalist movement gained momentum with support from the militant Turkish left, with which Güney was also affiliated. One can understand his apprehension to identify publicly as a Kurd. The Turkish government’s ongoing persecution of the ethnic minority resulted in the death and imprisonment of millions throughout the 20th century—a crisis that only intensified during Turkey’s periods of military rule that coincided with the height of Güney’s popularity. As J. Hoberman noted in a 1982 profile of Güney (included in his collection Vulgar Modernism):


The words “Kurd and “Kurdistan” are [currently] banned from Turkish history books and dictionaries; the Kurds are officially termed “Mountain Turks,” who speak Kurdish—itself illegal—because they have forgotten their mother tongue... Identity grows existential when the statement “I am a Kurd” brings a mandatory two-and-a-half stretch in a Turkish can.

Seen in this context, Güney’s Kurdish films are remarkable acts of protest, defying a national code of silence on the plight of many. Hoberman went so far as to call Yol “a movie so explosive that were it shown in his homeland it would signal the prelude to a revolution.” He added that the film “is about the essential, unspeakable Kurdishness of Turkey . . . it asserts that, under military rule, all Turks are now Kurds—the oppressed of the oppressed.” Their cruder qualities only betray a sense of urgency, as if Güney would have undermined the films’ impact had he devoted more time to their construction. The images of Elegy tend to be blunt and immediate: the ones I expect to remember longest are of lone figures running across dusty steppes, only to be shot down in their flight by agents of the law.


Yol (1982)
Does art become a more effective instrument of protest as it becomes less nuanced? Probably. When a crowd of thousands is chanting the same thing, you’re so impressed by their collective might that you don’t try to make out individual voices. Güney’s straightforward images can be similarly overwhelming, suggesting basic conflicts that may be understood—and thus related to others—by anyone. (That’s not to say that protest cinema must be blunt to be successful; Jafar Panahi’s nuanced films The Circle (2000) and Crimson Gold (2003) raised international awareness of injustice in Iran and were good enough to be banned at home.) As one of the most famous Kurds of his era, Güney used his celebrity to speak for millions; and as this current Doc series attests, their anger still resounds powerfully.

Wednesday, June 22, 2011

Harvard Intro | Yilmaz Güney: From "Ugly King" to Poet of Despair

Yilmaz Güney: From "Ugly King" to Poet of Despair

A master of startling imagery, vigorous storytelling and political commitment, Yilmaz Güney (1931-84) is a legendary figure in Turkish cinema and undoubtedly the best-known and most controversial filmmaker the country has produced to date.

Born to a Kurdish mother and a Zaza Kurd father in rural southern Turkey, Güney’s career in cinema began in 1953 when he took a job with a film distributor touring prints nationwide. While pursuing degrees in law and economics- in Ankara and ultimately Istanbul- Güney made a name for himself as a talented, and at times controversial, writer of fiction whose political outspokenness landed him briefly in prison, for the first of many times.

By the end of the 1950s, Güney was working steadily as a screenwriter, assistant director and actor to filmmaker Atif Yilmaz, known for his popular comedies and realist cinema. A handsome man with a charismatic screen presence, Güney became a huge star in their vein, playing tough guys and outlaws and earning himself the nickname “the Ugly King.” (Güney’s rugged face and gruff, physical acting style both lacked the polish of the typical Turkish leading man of the day.) A cinephile with wide-ranging tastes, Güney was a huge fan of such Hollywood actors as Cagney, Bogart and Lancaster and often drew inspiration from the restless physicality and brooding masculinity they all shared.
During the 1960s Güney established his own production company just as a lasting socio-cultural and political unrest began to take hold of Turkey. Güney’s first few films as a director were fascinating genre exercises with subtle political undertones. With Bride of the Earth (1968), he began to explore revenge melodramas and crime films to examine the often feudal conditions that yet existed in Turkey’s rural regions. Hope (1970) proved a turning point with its decidedly non-glamorized urban setting that drew comparisons to Italian neo-realism. Its original mixture of realist detail, expressionism and even darkly absurdist humor brought international recognition, while its depiction of the hopelessness of the urban poor incurred the wrath of Turkish censors. After his arrest and week-long imprisonment in the unrest that followed the coup by Turkey’s military in March 1971, Güney left Istanbul to avoid further trouble with the authorities and retreated to the mountains of Anatolia, where he made Elegy.

After a period of intense productivity that produced a series of impassioned films, Güney was again imprisoned in 1972, accused of ties to revolutionary groups. Released as part of a 1974 general amnesty, Güney was able to make two more films before being arrested and convicted for the murder of a right-wing judge, apparently during a restaurant brawl. The details of the crime remain obscure and controversial and Güney always maintained his innocence despite incriminating evidence.
Inside prison, Güney devoted himself furiously to screenwriting, completing three scripts and copious notes which he sent to his collaborators and which resulted in The Herd (1978) and his most famous film Yol(1982). Pointing out that filmmaking is always a collaborative process, Güney declared himself deeply satisfied with these films. Indeed, Güney considered these late films to be more intregal to his oeuvre than his first genre films.

Taking advantage of his relatively lax incarceration, Güney escaped in 1981 by simply walking out of prison. Given that his staying prison had only seemed to ratify his already near-legendary status, Güney’s claim that the government wanted him to escape, so they could exile him, seems plausible. Thus he was able to be present (although as a fugitive) at Cannes in 1982, where Yol won the Palme d’Or, a success that enabled him to direct 1983’s The Wall in France before dying suddenly of cancer that same year.

Güney is often compared to his near-contemporary Pier Paolo Pasolini, and the biographical parallels are striking. Celebrities before they began directing films - Guney as a movie star, Pasolini as an author- both drew controversial for their outspoken leftist politics. And, tragically both died suddenly in their mid-50s, at the height of their fame. The general ideological stance shared by the two artists was no doubt profoundly influenced by their outsider status - Güney as a Kurd, Pasolini as a homosexual. More significantly, both filmmakers merged their political ideas with strikingly original approaches to the image and a penchant for poetry and allegory. Deeply influenced by Italian neo-realism, which they used as a basis for their visual style, both artists veered similarly into mythopoetic reverie fired by profound anger at the plight of the oppressed. Like Pasolini, too, Güney was fascinated by the distinct tension and contradiction between Turkey’s rural peasantry and rapidly modernizing society.

Special thanks: Cemal Kafadar, the Vehbi Koç Professor of Turkish Studies, Harvard University;
Erkut Gomulu—Director, Boston Turkish Film Festival; Hüseyin Karabey, the Güney Foundation.